Solcu

Solcu kimdir?

Solcu kimdir? Solculuk ne demektir? Solculuk tanımının 250 yıllık bir serüveni var. Büyük toplumsal pratiklerle, taş üstüne taş koyarak oluşmuştur bu kavram. Bugün kapsamlı kuramların, yüzyılların içinden damıtılarak gelen kavramların, daha doğrusu beyinlerin ve aklın dağıldığı, parçalandığı bir çağda yaşıyoruz. Fakat bu hâkim sistemin de dağıldığı anlamına gelmiyor. Tam tersi: Beyinlerin dağılması ile sistemin hegemonyası arasında doğru orantı vardır. Bu nedenle “solculuk” kavramının bütünselliğini korumak önemli bir ihtiyaçtır. Seçimlerden sonra oluşan Türkiye tablosu göz önüne alındığında da güncel bir ihtiyaç.

Solcu kimdir? Solcu olmak ne demektir? Denilebilir ki, solcu olmak demokrasiden ve özgürlükten yana olmak demektir. Doğru, ama çok eksik. Bu tanım 18. yüzyıldan, burjuva demokratik devrimler döneminden kalma. Aristokrat düzene karşı, devrimci burjuvazi önderliğindeki halk katmanlarının geliştirdiği mücadele içinde üretilmiştir “demokrasi” ve “özgürlük” kavramları. Sahip çıkılmalı, ama yetinildiği zaman bir bumerang olabileceği de gözden kaçırılmamalı.

Sahip çıkılmalı; çünkü insanlık bu kavramları aristokrat düzeni ve onların temsilcileri olan kralları, imparatorları, padişahları, sultanları alaşağı ederek kazanmıştır. Kulluk ideolojisine başkaldırarak ve gericiliği ezerek, “yurttaş”, “vatandaş” ve “özgür birey” olabilmiştir. Bu kavramların kaynağında böyle köklü bir devrimcilik var. İşte bu kaynak unutulduğu an, “demokrasi” ve “özgürlük” kavramları koskoca bir yalan olur.

Dolayısıyla yetinmemeli, çünkü artık burjuvazi ilerici ve devrimci değil. Burjuva düzeninin günümüz temsilcileri, “demokrasi” adına ülkeleri işgal edebiliyorlar, “özgürlüğü” ise “gericiliğe özgürlük” olarak yutturabiliyorlar. “Cumhuriyeti yıkma özgürlüğü”, “kadını çağ dışılığa mahkûm etme özgürlüğü”, “tarikatlara özgürlük”Â… say sayabilirsen. Gericiliği yıkarak gelen “demokrasi” ve “özgürlük” kavramları, bugün gericiliğin elindeki bir silaha dönüşmüş. Burjuvazinin 250 yıllık serüvenidir bu. Robespierre’den Bush’aÂ… Voltaire’den Fethullah Hoca’yaÂ…

Demek ki solcu olmak için demokrasiden ve özgürlükten yana olmak (yani burjuva ideolojisi çerçevesinde kalmak) yetmiyor. Yetinirsek, kendimizi her an Bush’un ve Fethullah’ın yanında bulabiliriz. “Mağdur” gericilere “özgürlük” talep ederek, Robespierre ve Voltaire’in kemiklerini sızlatabiliriz. Devrimcilik (yani gericiliğe karşı diktatörlük) ile bağı kopartılmış bir “demokrasi” ve “özgürlük”, günümüzün en büyük gericilerinin sloganıdır; solcularının değil.

***

Peki, solcu kimdir? Denilebilir ki solcu olmak, demokrasi ve özgürlükten yana olmanın yanı sıra, emekten ve emekçiden yana olmak da demektir. Olmazsa olmaz bir nitelik, ama hâlâ eksik. Bu tanım da 19. yüzyıldan kalma. 18. yüzyıl solculuğunun giderek koca bir yalana dönüştüğünü ilk fark eden kişi olan Büyük Sakallı’nın tanımı. Karl Marx, “özel mülkiyet ve kâr etme özgürlüğü”ne (liberalizme) dayalı “burjuva demokrasisi”nin bir palavra olduğunu kanıtladı. Artık bu noktadan sonra, sermayeye karşı emekten yana olmadan solcu kalınamazdı.

Bu tanım, 19. yüzyıl boyunca dört başı mâmur bir solcu olmak için yeterliydi. Sanayi Devrimi Avrupa’da iki karşıt sınıf yaratmıştı: burjuvazi ve proletarya. Solcular, başta proletarya olmak üzere emekçi sınıfların çıkarlarını savunan ve bir emekçi iktidarını hedefleyen kişilerdi; sağcılar ise burjuva düzeninin devamından yanaydılar. Tabii ki sol yelpaze içinde farklı yol ve stratejiler izleyenler bulunurdu, ama kabaca (en genelde) solculuk buydu. Marx, emek-sermaye çelişkisi temeline oturmayan bir “demokrasi ve özgürlük” yandaşlığıyla, yazılarında çok dalga geçmiştir.

Fakat dünya döndükçe anlaşıldı ki, bu solculuk tanımı da 19. yüzyıl Avrupa’sıyla sınırlıdır. 20. yüzyıla gelirken, kapitalist sistem dünya çapında yayıldığında bu tanımın yetersizliği ortaya çıktı. Sol cephe kabak gibi ikiye bölündü: Liderliğini Kautsky’nin yaptığı II. Enternasyonalciler, metropol emekçilerinin dar sınıf çıkarlarından yola çıkıp emperyalist burjuvazinin yandaşı durumuna düştüler. Lenin’in “Dönek” diye damgaladığı Kautsky’ler, dünyanın yeni durumunu, yani emperyalizm çağını anlamamışlardı. Kautsky’ler 19. yüzyılda donup, ironik bir biçimde fazla “Marksist” kaldılar; Lenin’in çizgisi ise devrim yaptı ve 20. yüzyılda toplumları dönüştüren ana akım oldu.

Bu noktada “solculuk” tanımını yeniden yapmak şart olmuştu. Demokrasi ve özgürlükten yana olmanın, proletaryanın çıkarlarını savunmanın ve emekçi iktidarını hedeflemenin yanı sıra anti-emperyalist de olanlar “solcu” diye nitelenebilirdi ancak.

Solculuk tanımının 250 yıllık gelişimi kabaca böyledir. Büyük toplumsal pratiklerle, taş üstüne taş koyarak oluşmuştur bu kavram.

***

Peki, 21. yüzyılda durum nedir? Özellikle Türkiye’de? Postmodern bir çağda yaşıyoruz. Kapsamlı kuramların, yüzyılların içinden damıtılarak gelen kavramların, daha doğrusu beyinlerin ve aklın dağıldığı, parçalandığı bir çağ. Fakat bu hâkim sistemin de dağıldığı anlamına gelmiyor. Tam tersi: Beyinlerin dağılması ile sistemin hegemonyası arasında doğru orantı vardır. Bu nedenle “solculuk” kavramının bütünselliğini korumak acil bir ihtiyaçtır.

Günümüzde herkes “solcu”! Ama “Liberal Solcu”, “Demokrat Solcu”, “Küresel Solcu”, “Özgürlükçü Solcu”, “Milliyetçi Solcu”, “Devletçi Solcu”, “İslamcı Solcu”Â… Sistem herkesi bir tarafından yakalamış; dolayısıyla hiçbiri yukarıda özetlediğimiz tanıma göre solcu değil. Bu şizofren yapı, sistemin ideolojik hegemonyasının göstergesidir.

Bir anlamda Marx öncesi dönemi yaşıyor gibiyiz -bu kez dünya çapında. Çeşitli burjuva ideolojileri ile emekçi sınıf ideolojisi arasındaki sınırın bulanıklaştığı, iç içe geçtiği, ayrışmanın net olmadığı, akılların karıştığı bir dönem. Bu da doğal, çünkü Türkiye yaklaşık 15 yıldır bir yapısal değişim süreci içinde. Sosyo-ekonomik yapıda yaşanan kırılmalar ve hızlı dönüşümler, politik, kültürel ve ideolojik alana da yansıyor. Politik anlamda şizofren kişilikler ve akımlar bu yüzden ortaya çıkıyor.

Fakat giderek bu dönem de sona eriyor. Çünkü sistem giderek oturuyor. Dolayısıyla saflar da belirginleşecek, kimin nerede yer aldığı netleşecek. 22 Temmuz seçimlerinden sonra oluşan Türkiye tablosu bunun habercisi. Net olarak bir “BOP iktidarı” oluşturuldu. Biraz abartılı olacak ama, ABD ve küresel sermaye, Irak’ta işgalle gerçekleştirebildiğini Türkiye’de seçimle gerçekleştirdi. Bu iktidar “Ilımlı İslam-Liberal Sol” ittifakıdır. “Mağdur”larla “özgürlükçü”lerin ittifakı! Kamuoyunda “liberal solcu” olarak tanınan bazı isimlerin, TV programlarında, gazete köşelerinde nasıl militanca AKP savunuculuğuna soyunduklarını ibretle görüyoruz. “Sivil” Anayasa taslaklarının altında da benzer imzalar var. Bu olumlu bir gelişmedir. Böylece bazı “solcu”ların gerçek yerlerinin neresi olduğu da netleşiyor; bu durum sol saflarda bir arınmayı da getirecektir.

Seçim sürecinde ortaya çıkan ikinci önemli olgu, küreselleştirme saldırısına ve BOP iktidarına korumacı bir çizgiyle karşı konulamayacağı, statükoculuğun küreselleşmecilerin ekmeğine yağ sürdüğüdür. Hangi stratejiyle başarılı bir direniş örgütlenebilir? Statükoyu savunarak mı, yoksa devrimci bir dönüşümün yolunu arayarak mı? Geçmişe öykünerek mi, geleceğe uzanarak mı? Emekçi sınıflar açısından baktığımızda Türkiye’nin korunmaya değer bir sistemi yok. Zaten bu sistemi bugün küreselleştirme yönünde geliştirmeyi üstlenenler eski sistemin de has sahipleri. Dolayısıyla gerçek solcuların eskiye dönmek, “yeni”ye eski adına direnmek gibi bir yönelimi olmamalı. Ancak geleceği emekçiler lehine kurmaya çalışan bir sol stratejinin başarı şansı olabilir. Bu olgunun netleşmesi de olumlu bir gelişme. Böylece statükocu bir politika izleyen ve milliyetçiliğe-devletçiliğe kayan “Sol” akımlarla gerçek solculuk arasındaki çizgi de belirginleşiyor. Bu da beraberinde diğer yönden bir arınmayı getirecektir.

***

Günün moda deyimi “uzlaşma”. Bu deyimin seçim öncesindeki ve sonrasındaki serüveni de ilginç. “Uzlaşma” seçim öncesinde statükocuların küreselleşmecilere karşı bir silahıydı; bugün ise küreselleşmecilerin statükoculara ve tüm topluma karşı bir silahı. Silah el değiştirdi! Çok değil 5 ay önce AKP uzlaşmaya zorlanıyordu, bugün ise CHP ve Ordu uzlaşmaya zorlanıyor. “Uzlaşma mı istiyordunuz, hadi uzlaşalım”!

Aslında “uzlaşma”nın tek bir anlamı vardır: Emperyalist hegemonya. Uzlaşacaksın! Uzlaşmazsan gazetedeki köşeni kaybedersin, hatta vatandaşlıktan bile çıkarılabilirsin!

Uzlaşma silahının böyle el değiştirmesi de çok önemli bir ders. Demek ki, emperyalist saldırıya karşı “uzlaşarak” ve “uzlaştırarak” mücadele edilemiyor.

Kısacası zorlu ama daha net bir döneme giriyoruz. Zorlu olsun; safların belirginleşmesi ve arınması, bulanıklıktan daha iyidir. Küreselleşmecilikle/liberalizmle ve statükoculukla/milliyetçilikle araya kalın sınırlar çizen ve BOP iktidarını hedef alan gerçek bir sol akımın politika sahnesine girmesi için şartlar yavaş yavaş olgunlaşıyor.

Uzun vadeli düşünelim, moraller bozulmasın. Haydi hayırlısı!

7 yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir